top of page

Himalayalar, Pokhara Fishtail Trail

  • Writer: Hamide Gönen
    Hamide Gönen
  • Feb 13
  • 10 min read

Updated: Mar 1

Altı kere kaybolma ve Bengal kaplanlarının habitatında onlara yem olmamaya çalışarak Maraton koşmak! Hayatta bundan daha fazla korkulabilir mi?

Yarış Hikayesini Sona ekliyorum...






Himalayalar'da Maraton Koşan İlk Türk Atlet

                       -En Çok Korktuğum Anın Hikayesi-

                           (Aşırı İstek Üzerine Yazılmıştır)

 

Öncelikle tek parça halinde Ülkeye dönmek harika!

Pek beklemiyordum doğrusu!

Giderken endişelerim çoktu!


Özellikle Bengal Kaplanları ve Kar leoparları tarafından yutulmak, korkularımın başında geliyordu. Onun için gitmeden önce yarış organizasyon firmasına endişelerimi yazdım. Anında cevap verdiler: Bengal Kaplanları alçaklarda yaşıyor; kar leoparları ise çok yükseklerde! Biz 2000 metrelerde, yani onların yaşam sınırları dışındaki alanlarda koşacağız!


İyi!


Vahşi hayvanların da bu harita-sınır bilgisine sahip olduğunu umarak rahatladım. Yani biraz. Ta ki, bir yerde Bengal kaplanlarının 2500 metrelere kadar yaşam alanlarını genişlettiğini öğrenene dek! Tabii ki bravo onlara! Vah bana!


Gitmeden önce ailemle, dostlarımla ve arkadaşlarımla Himalayalardaki (Nepal) en zor maraton maceramda kalp krizi, vahşi hayvan, düşme-kırık çıkık, kaybolma ve dünyanın en tehlikeli havaalanına inme vb. tehlikeler hakkında konuştuk. Konuşma genelde bir noktada yoğunlaştı: Cesaretim!


Şunu açık yüreklilikle belirtmeliyim ki, benim kadar korkak az insan vardır! Cidden! Karanlıktan ödüm kopar mesela. Dizlerimin bağının çözülmesi için, loşluğun göz kırpması bile yeterli! Hatta pek çok kere korkudan nasıl olup da ölmediğime hayret etmişimdir! Bu maratonda, hayretten de öte!


‘Peki, bu kadar korkarken dünyanın öbür ucuna gidip en tehlikeli yaşamları deneyimleyip ölümle burun buruna gelmelerine ne demeli?’ diye sormuştu has Dostum.

Sevgiden!

Ben, korkular karşısında durabilme ‘cesaretini’ seviyorum!

Beni güçlü kılan bu!

Yaşam coşkusunu en derinden hissettiren bu!

Sıradan yaşantılardan zirveye çıkartan bu!

Yaşamın kıyısında değil, çekirdeğinde hissettiren bu!


Bir de benliğim en çok dağlarda sesini duyurabiliyor bana!

Bildiğiniz gibi, insanoğlu üç boyutlu bir varlık; fiziksel, düşünsel, tinsel… Bu üç boyutun birbiriyle iletişimi bende hep dağlarda gerçekleşiyor! Yani kendimle buralarda karşılaşıyorum en çok. Ve insanın kendini tanıması, muazzam bir doyum… Bunu tadan bir daha peşini bırakmaz! Asla!


Ayrıca Nietzsche’ye de katılıyorum: Hayattan en iyi verimi ve en derin zevki almanın sırrı tehlikeli yaşamaktır!


Nepal’de ekstrem sporlar (Bungee jumping, yamaç paraşütü vb.) yaptığımda, Oğlum şöyle yazmıştı bana; ‘Ölmek için bu kadar uğraşıp başarısız olmana kadeh kaldırıyorum!’

Ben ölmek değil, somut olarak her an ölecekmiş gibi yaşamak istiyorum!


Bu arada, bu seyahate melekten devşirme insan Dostum Öznur’la çıktım. Bungee jumping yaparken, ‘Korkunun’ nasıl bir his olduğunu hayatında ilk defa deneyimlediğini söyledi. Atlarken ki korkusu, bacakları vücudunu taşıyamayacak boyuttaydı; ancak yaptıktan sonraki mutluluğu zirvedeydi! Hiçbir şeyle kıyaslanamaz bir deneyimdi! Nietzsche haklıydı.


Gelelim Maraton macerama….


Nepal, Pokhara… 2 Aralık 2023… Yarış sabahı…

Saat 6’da Middle Path & Spa otelimizden taksiye bindik. Gerçi Buluşma Noktası olan Annapurna Garden, en fazla on beş dakikalık yürüme mesafesindeydi. Ancak sabahın köründe yürümek yerine biraz daha uyumak cazip geldi bize.


Annapurna Garden’a geldiğimizde otuz kırk kadar kişinin toplanmış olduğunu gördük. Hava azıcık ısırıyordu. İnsanlar birbirine sokulmuştu. Gün içinde 24 dereceye çıkacağı için, çoğumuz şortluyduk. Neyse ki, hiç beklemeden bizi Devi's Fall’daki (Şeytan Şelalesi) start noktasına götürecek otobüslere bindik.


Devi’s Fall’a geldiğimizde burada da kırk elli kadar kişinin toplandığını gördük.


Saat 7’ye çeyrek kala ful maraton (42K) startı için ayrı bölüme geçtik. Yarı maraton (21K) koşacaklar, bizim iki katımız kadardı ve bizden on beş dakika sonra start alacaktı. Öznur da aralarındaydı.


Etrafıma bakıyorum ve hayretler içinde kalıyorum: Hepsi o kadar genç ki! Resmen çocuğum yaşındalar! Bir tek kişi, Nepalli bir bey bana yakın yaşta! Daha da şaşırtıcı olan, o kadar az kişinin maraton koşuyor olması!


Normalde, yarışa katılım her yıl artar. Çünkü her yıl bir öncekinden daha çok duyulur, tanınır ve tanıtılır; dolayısıyla da daha fazla atlet katılır. Burada, önceki yıllara göre, katılım oranında sert bir düşüş var! Örneğin 2021 yılında 72 kişi (57 erkek, 15 kadın) ful maraton koşmuş. 2022 yılında 59 kişi (51 Erkek, 8 Kadın)… Bu yıl toplam 34! Nerdeyse yarısı!


Neden acaba?


Bu durum bende tehlike çanlarını çalmadı dersem yalan olur! Ancak endişelenmeye fırsat bulamadan, tam 7’de geri sayım başladı: …4,3,2, 1! Hurra!


Domdom kurşunu gibi sektik.


Bizonlar gibi gümgür gümbür titrettik toprağı, tozu dumana kattık.


Yaklaşık bir kilometre sonra ormanlık dağa ulaşıp tırmanmaya başladık. Bazen koşup bazen yürüyerek rotayı gösteren ‘kurdeleyi’ takip ederek keyifle ilerledik.


Bu arada sanmayın ki, kurdele turuncu veya kırmızı! Yeşil! 21K Koşanların parkur kurdelesi kırmızı. Bizimki yeşil.


Yemyeşil ormanda yeşil kurdele! Tam Zihni Sinirlik bir proje!


5.km’deki İlk kontrol noktası olan (Check Point-CP1) World Peace Shanti Budist tapınağına vardığımızda, ben heyecandan buranın CP olduğunu unutmuşum. O yüzden ne yiyecek ne de içecek alabildim. Bir iki fotoğraf çekip devam ettim.


Yaklaşık yarım saat sonra dağın bir kıvrımını dönmüştüm ki, bir İngiliz kızın tam yolumuzun üstünde tuvaletini yaptığını gördüm. Gayet doğal bir şekilde işini görürken, gülümsedi. Ben de gülümseyip devam ettim. Hemen arkamdan da Nepalli Bey geliyordu.


6.5 km’deki Lord Shiva tapınağına çıkmak demek, resmen göğe yükselmek demekti! Bizim dışımızda, yerli halk ve turistler de çıkıyordu bu dikey doğal taş basamaklardan. Yarı yolda, önümde on iki-on dört yaşlarında dört çocuk… Çıkamıyorlar. Yol bir kişinin bile zar zor geçebileceği genişlikte… Baktım onları beklersem, çok zaman kaybedeceğim, kendilerinden izin istedim. Yüzlerindeki ifadeyi anlatmama gerek yok herhalde:)) Hemen kenara çekildiler. Öne geçtim ve hızlandım. Hayrettir ki, kalp krizi geçirmeden Lord Shiva’nın yanına varabildim. Burada CP var sanıyordum; etrafını dolandım, CP göremeyince bastım! Nasılsa daha suyum ve 3 adet hurmam vardı!


Lord Shiva dağın en tepesinde olduğundan, yaklaşık 2 km sırtta koştum. Her şey göz kamaştırıcı güzellikte aşağılarımda… Sağ tarafımda yol boyu, boyum yüksekliğinde taş bir duvar uzanıyor. Ve geniş parke taşlı yoldan köye girdim. Önümde kimse yok! Parkurun en rahat koşulan bölümü… Tam gaz koştum. Bir yokuşun başına geldiğimde; sağa baktım, sola baktım, kurdele yok! Demek düz devam etmeli… Saldım kendimi yokuş aşağı… Saniyede 4 adım attığım anlardan biri… Çığ gibi indim ve sağ tarafta, bir evin yüksek terasında yerel kıyafetler içinde, elinde süpürgesi yaşlı bir kadınla göz göze geldim. Kadın pustu. Hayatında gördüğü en garip yaratıkmışım gibi baktı ve dehşete yakın bir hisle içeri kaçtı.


Hemen anladım: Yanlış yoldayım! Kadın baldırı çıplak atlet görmemiş hiç!


Yine de emin olmak için bir elli metre kadar daha aşağı doğru koştum. Kurdele yok! Kötü haber! Geri dönmem gerek! Döndüm baktım: Yokuş çıkılacak gibi değil! Organizasyon firmasına korkunç küfürler (bu arada yakası kapalı olanları yüksek sesle!) savurarak elim belimde ahlaya vahlaya çıkmaya başladım. Yokuşun yarısına geldiğimde, yokuşun başında avazı çıktığı kadar bağıran İngiliz kızı gördüm: Nerede bu kahrolası kurdele?


Bir bilsem...


Çıktığım yolda olmadığını, geri dönmeye çalıştığımı söyledim.


Kızcağız çıldırmaya yakın… Haklı! Bizi ezip geçiyor, sonra arkamızda beliriyor.


Benim ise ilk kayboluşum bu! (Daha sonra benim de beş defa ciddi kaybolma olayım olacak!)

Yokuşu çıkıp yanına vardığımda, kurdeleyi birlikte aramaya başladık.


Elli metre kadar geri koştuğumuzda, taş duvarın üstünde boy vermiş bir ağacın üst dallarından birine asılı gördük kurdeleyi. O yönü iyice inceleyince, taş duvarın arkasından başlayan ormanın içinde de kurdeleyi fark ettik. Demek oradan gidilecek!


Baktık, taş duvarı çıkmak imkansıza yakın… Duvarı araştırdık ve az ilerde duvarın bir yerinde duvar içine belli aralıklarla sokulmuş basamak şeklinde yayvan taşlar gördük. O basamaklardan çıktık ve ormana daldık.


Tırman babam tırman!


Tırmanışta iyiyim. Dolayısıyla İngiliz Kızı çabucak ektim. Dağdan aşağıya geldi iş. İnemiyorum. Taş basamaklar yosun kaplı ve ıslak… O kadar kayganlar ki! Her dakika; hatta otuz saniyede bir düşüyorum. Büyük ihtimalle ayakkabılarımda da sorun var! Çok yavaşlamak zorunda kaldım. Ben çok yavaş ve dikkatli inmeye çalışınca İngiliz Kız yetişti bana. Tam arkamdan geliyor. Benim zırt pırt taş basamaklardan yuvarlanıp, hiçbir şey olmamış gibi kalkıp devam etmeme hayret ettiğini söylüyor. Fakat bir basamakta öyle bir kayıyorum ki, kıçım üstü yere çakılıyorum ve sonraki taş basamaklardan seke seke belimi de her birine çarpa çarpa ancak yedinci veya sekizinci basamakta durabiliyorum. (Şortumu daha sonra iki kez makineye attığım halde, o düşüşün izleri çıkmadı.)


Sonunda inişin kuru kısmına geldim ve uçtum yine. Aşağıdaki nehre ve köye doğru yokuş aşağı bastırdım. Yine bir yol ayırımına geldim: Sağa mı dönmeli, sola mı yoksa düz mü devam etmeli? Ne etmeli? Hiçbirinde kurdele yok! Solu seçtim! Zikzaklı geniş topraklı bir yol! Bir müddet sonra içimi endişeler kemirmeye başladı: Uzun süredir kurdele görünmüyor! Ya yanlış yoldaysam? Ya bu dağı geri çıkmam gerekirse?


Duruyorum.


Ümitsizlikle ileriyi tarıyorum: Kimse yok! Bırakın Koşucuları, tek bir canlı bile görünmüyor ortalıkta! Sol tarafımda bir nehir dev kayalardan aşağı köpüre köpüre yüksek sesle çağlayarak akıyor.


Arkama dönüp indiğim dağa bakıyorum. İngiliz Kız kaptırmış geliyor! Zikzaklı yoldan tam gaz!

Neyse kaybolduysak bile en azından iki kişiyiz artık! Bu biraz rahatlatıyor beni. Ayrıca 17 km de geride kalmış, bu da iyi!


Birkaç fotoğraf çekerek yavaş yavaş iniyorum. Altında gürül gürül akarsuyun aktığı bir köprüyü geçerken yakalıyor beni. Birlikte köye giriyoruz. Düz asfalt zeminde beni ekiyor. Tırmanışta kaplan, inişte kartal, düzlükte kaplumbağayım. Hep düzlükte avlanıyorum.


Bir bakıyorum ki, İngiliz Kız aramızdaki mesafeyi bayağı açmış, kaptırmış gidiyor, birden aklım başıma geliyor: Arkada kalmak hiç iyi değil! Başıma bir şey gelirse onun arkadan gelmesi durumu kurtarır. Bu düşünceyle atağa geçiyorum ki, kendime hayret ediyorum. İngiliz Kızı kısa sürede yakalayıp arkaya atıyorum.


20.5 km’deki kontrol noktasına (CP3)arayı bayağı açmış olarak giriyorum. Nepalli Bey de burada... O bizden bayağı yavaş olduğu halde, hiç kaybolmadığından, bizim önümüze geçmiş yine. Biraz sohbet ediyoruz. Katmandu’da yaşıyormuş. Bu yarışa geçen sene de katılmış. Üst düzey yöneticiymiş, yeni emekli olmuş vb.


CP3’teki Görevliler çok iyi bu arada… Biri, su mataramı dolduruyor, diğeri bir şey yemem için ısrar ediyor. Ama katı bir şey yiyemiyorum ne yazık ki! Mide bulantısı yapıyor. Sadece iki mandalina… Birini hemen yiyorum. Diğerini sonrası için saklıyorum.


Bu sırada İngiliz Kız da görünüyor, ama durmayıp yanımızdan hızla geçip gidiyor. Biz Nepalli Beyle daha oturuyoruz. İki üç dakika sonra sohbet ede ede orta hızda koşmaya başlıyoruz. Daha sonra ben önde o arkada… İki kere geri çağırıyor beni, yine kurdeleyi görmeyip yanlış yola sapmışım! Bir kilometre sonra hızlanıyorum. İngiliz Kızı da yakalayıp geçiyorum. Geniş nehir yatağı boyunca iyi bir hızda ilerliyorum.


Bir yerde kurdele karşı kıyıyı gösteriyor. Şapur Şupur suya girip bata çıka nehri geçip yüksek ormanlık dağa dalıyorum.


Balta girmemiş orman… Yol yok! Tek yapacağın, yeşil orman içinde ‘yeşil’ kurdeleyi kaybetmemeye çalışmak!


Yaklaşık yirmi dakika tırmandıktan sonra insan sesi işitiyorum: Yanlarına vardığımda, Uzakdoğulu iki atlet sevgili… Takatleri bitmiş. Çıkamayız, diyorlar. Kızcağız, elimde yarısı yenilmiş mandalinayı görünce gözleri parlıyor: Bir dilim alabilir miyim? Diyor. Hemen 6 dilim kalmış mandalinanın, 3 dilimini ayırıp veriyorum. Nasıl seviniyor anlatamam.


Arkamda en az beş kişi olduğunu bilmenin verdiği güçle tırmanmaya devam… Bazen ağaç köklerinin üstünden atlıyor, bazen altından sürünüyor, bazen ellerimle yaprakları dalları aralayarak yol açmaya çalışıyorum. Korku, sırtımda bir ürperti şeklinde kol geziyor hep. Bir saat sonra kurdeleyi de kaybediyorum. Son gördüğüm kurdelenin olduğu yere de dönemem… Çünkü yol olmadığı için nereden çıktığımı bulmam imkansız… Kaybolmuşum! Balta girmemiş ormanın içinde tek başınayım. Yorgunluktan bitmiş haldeyim. En yakın insandan muhtemelen bir saat uzaklıktayım… Korku, bacaklarımı büküyor, kalbimi soğuk eliyle yokluyor! Yıkıldım yıkılacağım. Ufacık bir hışırtı bile kanımı donduruyor. Yaprakların arasından Bengal kaplanları olduğunu ve az sonra üstüme atlayacağını kuruyorum. Tam sevdikleri habitatta olduğumu biliyorum.


Allahtan kaybolmuş olsam da aklımı kaybetmemişim daha! Kurdeleyi bulmayı siktir et! diyorum. Parkuru incelemiştin, dağın en üst noktasını gösteriyordu. Demek ki, dimdik tırmanırsan önünde sonunda dağın zirvesindesin! Bu ince fikirle gaza gelip tırmanmaya, daha doğrusu otlara, dallara ve yapraklara tutunarak kendimi yukarı çekerek ilerlemeye çalışıyorum.


Bir yerde, birden duruyorum. Yorgunluktan mı, yoksa korkudan mı ölmek daha kolay? Aklıma takılan sorular hiç sağlıklı değil! Öyle dikiliyorum. Dimdik göğe yükselen orman içinde, kollarım iki yana düşmüş halde… Bengal kaplanları buyursun, yesin beni… Bir milim kıpırdayamam!


Birden bir hışırtı duyuyorum. Bariz! Bir canlıyla aynı yerdeyim. Net! Hatta nefes alışverişini hissediyorum. Tazı gibi dikiyorum kulakları. Kıpırtısız. Dinliyorum. Yön duygum olmadığı için (sağ kulak hiç duymadığından) hışırtının hangi yönden geldiğini kestiremiyorum. Korkuyla yavaşça arkama dönüyorum; bir şey yok! Solu tarayarak sağa dönüyorum. Sağ çaprazımda üç dört metre yukarıda simsiyah bir hayvan görüyorum. Sağ böğrüne düşen ışıkla pırıl pırıl parlıyor. Üst tarafı ve alt tarafı yeşillikler arasında kaybolmuş. Bütününü göremiyorum. Simsiyah gözle bana bakıyor!


Beynim şimşek hızında çalışıyor: Simsiyah hayvan? Panter? Yok, onlar Amerika’nın yağmur ormanlarında… Puma? O da oralarda ve açık kahve renginde. Yaban domuzu? Yok, onlar daha çok griye yakın renkte… Bu hayvanın böğrü, simsiyah, parıl parıl…


Ben böyle düşünürken, hayvan aşağı, bana doğru atağa geçiyor.


Bir damla gücü olmayan ben, ölüm korkusunun pompaladığı adrenalinle, zıp diye, yukarı sol çaprazdaki bir ağacın arkasına atıyorum kendimi. Ve dönüp bakıyorum.


Hayvan benim az önce durduğum yerde şimdi. Aşağımda...Bakışıyoruz.

Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi! Simsiyah bir inek!


Bu arada, İneklerin evcil hayvanlar olduğunu ve beni yemeyeceğini idrak etmem, ne kadar sürdü bilmiyorum!


İdrak ettiğimde ise, gelsin o sevinç dalgası!


Şöyle düşünüyorum: Burada bir inek olduğuna göre, yakınlarda bir köy olmalı! Bu umutla bacaklar hareketleniyor.


Beş dakika içinde, yeşil kurdeleyi de görmez miyim? Kaybolmaktan kurtuluyorum ve köye yakınım! Daha ne olsun! Yaşam, gürül gürül akıyor damarlarımda… Nasıl güzel görünüyor gözüme anlatamam! Her ağaca sarılmak istiyorum! Her yaprağı öpmek! Her taşı selamlamak! Sesim güzel olsa şarkılar türküler bile çığıracağım. O derece yani!


Hiç kullanılmamış bir mutlulukla yukarı tırmanıyorum. Daha beş dakika geçmiyor ki, sevinç kursağımda kalıyor, türküler terk ediyor. Ölüm korkusu enseme yapışıyor. Hayat dört nala uzaklaşıyor benden.


Önümde bir inek leşi! Ancak vahşi bir hayvanın silip süpüreceği şekilde… Başında ve sırtında biraz deri kalıntısı, o kadar…


İlk ve tek düşüncem: Hayvanın av alanındayım!


Gayriihtiyari fotoğrafını çekiyorum (ekte) ve fırlıyorum.


Şimdi arkamdan bir pençe yiyeceğim, şimdi yukarıdan üstüme atlayacak, şimdi önüme çıkacak… diyerek korkuyla sarmaş dolaş zirveye tırmanıyorum.


Bu arada Enis Batur’un sözleri kulağımda çınlıyor: ‘korkmadan ilerlemek’ diye bir şey yoktur!

Onun soyut tezini somuta dönüştürmüş durumdayım resmen.


Bir şey daha ispatlıyorum: İnsan korkudan ölmüyormuş!


Sonunda korkuyla el ele zirveye ulaşıyorum. Yanılmamışım. Zirvede, gerçekten de bir köy… Önümde iki atlet… Bir kız ve bir erkek… Birlikteler… Hızlanıp geçiyorum onları, nefes nefese. Manzaranın güzelliği beni çarpıyor. Hemen alttaki videoyu çekiyorum. Önümde de iki kişi… Güvendeyim. Ve dünyanın en güzel noktasında yürüyorum, koşmuyorum: Bu güzellik bitmesin!


Hayat verebileceği en özel özünü sunuyor bana. Her şeye değer!


27.km’deki dördüncü kontrol noktasına (CP4) keyifle varıyorum. Burası aynı zamanda yarışın tek cut-off noktası… Süre, sekiz buçuk saat! Yani bu sürede 27 km'ye ulaşmış olmalısın! Yoksa diskalifiye oluyorsun.

Benim sürem: 6:06:43


Kaybolmalarıma, düşmelerime ve doğru dürüst bir şey yiyememe rağmen, iki saat yirmi dört dakika öndeyim.


İyi!


Rahatla!


Daha 27.kmden 42. km’ye kadar yaşadıklarım var. Onlar bana kalsın.


Toplamda altı kere kaybolduktan sonra, geceye kalırım korkusuyla (geçen sene 14 saatte bitirenler olmuş. Hava 5’te kararıyor!) kurdeleyi görmeden ilerlememeye karar veriyorum. Bu yüzden her yol ayırımına geldiğimde duruyorum. Tabii ki bayağı vakit kaybediyorum. Olsun! Dikkatlice her yönü kontrol ediyor, bir sağa bir sola gidip nerede kurdeleyi buluyorsam, öyle devam ediyorum. Bu arada, son kontrol noktasında, bir görevli bana organizasyonla ilgili bir eksiklik olup olmadığını soruyor. Yeşil ormanda yeşil kurdele saçmalığını net dile getirdikten sonra, bir çok yerde kurdele olmadığını veya akıl almaz tepelere asıldığını söylüyorum. Meğer dağ köylüleri kurdeleleri alıyorlarmış, ondanmış.


Neden her yıl katılımın düştüğünü de anlamış bulunuyorum: Çok yanlış ve eksik işaretlenmiş bir parkur! İşaret aramaktan hiç koşturmuyor. Ayrıca korkulu ve zor! Önceki yıllarda atletlerin başına belki kötü şeyler de geldi, kim bilir.


Sonunda gerektiğinde kendime şu havuçlardan birini çıkarıp göstererek bitirdim yarışı:

Once it starts, it ends Başlayınca biter!

No pain no gain! Acı yoksa kazanç da yok!

Pain is inevitable, suffering is optional! Acı kaçınılmaz, ıstırap tercihtir!

Pain is temporary, success is permanent! Acı geçici, başarı kalıcı!

Whoever endures, wins! Kim ki dayanır, kazanır!


Gerçekten dayandım. Ve ömür boyu kendimi iyi hissettirecek unutulmaz bir deneyim kazandım!

Tam 9 saat 17 dakikada!

 


 
 
 

Comments


bottom of page